suçluluğun sosyal grup yaşamına bağlı olarak, grup normlarının çatışması sonucu öğrenilmiş bir süreç olduğu kabul edilmektedir (Sutherland ve Cressey, 1978: 99-101, 113-116; Balcıoğlu, 2016: 205). Suç olgusu ve suçluluk durumunun görelilik özelliği göstermesi dikkate alınmakla birlikte, ilgili bilimler açısından suça ilişkin ortak, genel bir tanım yapıldığında, toplumun değer ve normlarının yazılı ifadeleri olarak tarif edilebilecek yasalara ters düşen eylemler, toplumsal düzen ve huzuru bozmaları hasebiyle uygunsuz, istenilmeyen davranışlar olarak nitelendirilebilir (Balcıoğlu, 2016: 49; Uğur, 2013: 2). Nitekim suçun ne olduğu ya da ne olmadığına ilişkin yapılacak herhangi bir açıklama toplumdaki kurumlara bağlı olduğu için sosyolojik olmalıdır. Zira Giddens’ın belirttiği gibi, “‘İnsanlar neden suç işler?’ sorusuna verilecek herhangi bir tam yanıt sosyolojik olmak zorundadır” (Giddens, 2008a: 842). Araştırma kapsamında suç bireysel ve sosyal kontrol mekanizmalarının başarısızlığının bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Daha açık ifade edilecek olursa, bireysel kontrol açısından kişi ihtiyaçlarını toplumsal norm ve beklentilere uygun düzenleme yeteneğine sahip olmakla birlikte, sosyal kontrol açısından da toplumsal kurumlar normları toplumsal düzlemde etkin ve doğru bir şekilde uygulayarak bireyler tarafından içselleştirilmesine yardımcı olmaktadırlar. Nitekim insan doğası gereği sınırsız arzu ve ihtiyaçlara sahip olduğundan özellikle bireysel kontrol hususunda bir takım aksaklıklar yaşanmakta ve sosyal kontrolün de bireysel bağlayıcılığı düşük olduğunda kişilerin toplumsal bağları zayıflamaktadır. Sonuç olarak, suçun tümüyle tanımsal bir faaliyet olduğu gerçeğinin altını çizmemiz gerekmektedir. Suçun tanımsallığı gerçeği bu olgunun içinde oluştuğu sosyal duruma göre tanımlanmasından kaynaklanmaktadır. O halde suç zaman içinde toplumdan topluma, kültürden kültüre hatta aynı toplumsal yapı içinde, diğer bir ifadeyle, duruma göre değişen göreli, sosyal olarak yapılandır��lmış tanımsal bir kavramı ifade etmektedir. Zira Thomas’ın şu ünlü sözünde belirttiği gibi, “Eğer insanlar durumları gerçek olarak tanımlarlarsa, bu durumlar sonuçları açısından da gerçektirler.” (Thomas ve Thomas, 1928: 572). Buna göre insanlar, kendilerine ilişkin algılarına göre toplumsal yaşamda hareket ederler. 2.1.2. Sapma Kavramı Biyo-kültürel ve sosyal bir varlık olan insan toplumsal ilişkiler tarafından kuşatıldığı bir dünyada yaşamaktadır. Bu dünyada, bireylerin her biri toplumun eseri olmakla birlikte, karşılıklı etkileşim içinde birey hem kendini hem de toplumu etkileme ve değiştirme gücüne sahiptir. Tüm yaşamı boyunca birey, işte bu dinamik sosyalleşme sürecine dâhil olarak çevresine uyum sağlama ve toplumsal gelişimini tamamlama çabası içindedir. En genel anlamıyla birey, “toplumla insan olur, toplumla varlığını gerçekler.” Ancak bireyin varlığını gerçekleştirmesi, kendine yani arzularına ve güdülerine sınırlar koymasına bağlıdır. Zira insan, kendine sınır çizen, kural koyan tek canlıdır. Kendine sınır çizdiği, kural koyduğu gibi zaman içinde tüm bunları değiştirir, geliştirir yahut bozar. 17

Hedef paragraf seç3