yaptıkları, yani suçun bireyin rasyonel tercihi olduğu yönündeki görüşleri ve suçlular arasındaki
bireysel farklılıkları -yaş, zekâ, eğitim, çevre vb.- göz ardı etmeleri de özellikle sosyologlar ve
psikologlar tarafından eleştirilmiştir.
Suç, hukuk ve adalet için bir rehber görevi gören klasik okulun baskın konumu 19. yüzyılın
ikinci yarısından itibaren azalmaya başlamıştır. Bu dönemde suçu ve suçluluğun nedenlerini deney
ve gözleme dayalı bilimsel yöntemle açıklayan pozitivist yaklaşım ön plana çıkmıştır (Siegel, 2006:
7). Zira 19. yüzyılda fizik bilimlerinde önemli keşifler yapıldı ve bilim insanları doğa araştırmalarına
uygulanan bilimsel yöntemin insan davranışlarına da uygulanabilmesi için dikkatli gözlem ve analiz
yapmaya başladılar. Pozitivizmin kurucusu kabul edilen Auguste Comte, böylece fizik bilimlerinin
modern bilimsel yöntemlerini toplum çalışmalarına uygulayarak, toplumların insanların dünyayı
nasıl anlamlandırdıklarına göre gruplandırılabilecek aşamalardan geçtiklerini savundu. Örnek
verilecek olursa, ilkel toplumlardaki insanlar doğa insana egemen olduğu için güneşin tanrı olduğunu
düşünüyorlardı, bir bakıma, cansız nesnelerin hayata sahip olduğuna inanıyorlardı. Sonradan ise,
toplumlar geliştikçe insanlar dünyanın rasyonel ve bilimsel olduğu yönündeki görüşleri kabul ettiler.
Comte da bir pozitivist olarak bu son aşamayı benimsemiştir (Siegel, 2006: 7; 2010: 10). Ona göre,
pozitivist yaklaşıma dayanmadığı sürece sosyal fenomenin gerçek bilgisi olamaz (Adler vd., 2018:
58). Pozitivizm temelde insanlardan bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçeklik olduğunu ve
araştırmacının tarafsız ve sistematik olarak bu gerçekliği ve nedensel davranış yasalarını
keşfetmesini vurguladığı için gerçekçiliğin felsefi bir duruşunu benimser (Chamberlain, 2015: 150).
Öyleyse pozitivizmin iki ana unsuru vardır. İlk olarak, insan davranışının bireyin kontrolü dışındaki
sosyal, politik ve tarihi vb. güçler tarafından belirlendiğini iddia eder. Bireyin biyolojik yapısı ya da
zihinsel yeteneği gibi diğer güçler ise daha kişisel ve psikolojiktir. İkinci olarak, bu güçlerin bilimsel
yöntemle ölçülebileceğini savunur (Siegel, 2006: 7-8). Kuşkusuz pozitivist gelenek, suçun bilimsel
olarak incelenmesinde yeterli olmadığı için Charles Darwin’in evrim kuramı 11 ve tüm insan
davranışlarının bilimsel yöntemle ölçülebileceğini iddia eden görüşleri neticesinde, klasik okulun
geleneksel öğretilerine meydan okumuş ve bilim dünyasında popüler hale gelerek var olan öğretilerin
çoğunu kökten değiştirmiştir (Siegel, 2006: 8; McCaghy, 2016: 21; Adler vd., 2018: 58). Böylece
pozitivist okul gelişmeye başlamış ve suçun nedenlerine ilişkin yenilikçi bir bakış açısı sunmuştur.
Bu yenilikçi bakış açısının ana odağı ise, suçlu davranışa yönelik herhangi bir yaptırımın amacının
bireyi cezalandırmak değil, onu iyileştirmek olmasıdır (Crews, 2009: 185).
Darwin’in evrim kuramının temel ilkeleri şunlardır: Farklılaşma (variation), doğal seçim (natural selection) ve
soyutlama (isolation). Darwin’e göre evrim, yaşamın başlangıcından günümüze değin devamlı var olan bir süreç olarak,
bu ilkelerin bir sonucudur. Farklılaşma ilkesi ile ifade edilmek istenen, belli özelliklere sahip bir türün üyeleri arasındaki
farklardır. Zira bu farklar kalıtım nedeniyle oluştuğu takdirde, değişimden söz edilebilir. Evrim kuramının en önemli ilkesi
doğal seçim ise, “doğal olarak ortaya çıkan ve organik yaşantının çeşitli görünümlerinin devamını ve yaşama şansını
etkileyen güçlerin tümüdür.” Daha açık ifadeyle, içinde bulunduğu çevreye en iyi şekilde uyum sağlayan canlının yaşama
şansı daha yüksektir. Diğer bir ilke soyutlama, belli bir topluluğun bireylerinin diğer topluluğun bireyleri ile üreme
ilişkilerini sonlandırma durumudur. Biyolojik soyutlama ile kalıtımla gelen çeşitli ve farklı özellikler oluşur. Evrim değişir
ve böylece yeni türler biçimlenir (Saran, 1992: 25-26). Buna göre, evrim kuramı türlerin kökeni ve bu türlerdeki biyolojik
çeşitliliğin bilimsel yöntemlerle açıklanması üzerine kurulmuştur (Özbek, 2010: 297).
11
28